20 Mayıs Arı Günleri yaklaşırken arılar ile alakalı bilgi almak için Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde ders vermekte olan değerli hocamız Doç. Dr. Aslı Özkırım ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Ben Doç.Dr. Aslı Özkırım, 1976 Bursa doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi 1992-1993 eğitim-öğretim yılında kazandım. 1996 yılında biyoloji bölümünden mezun oldum. Daha sonra yüksek lisans ve doktoramı Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde tamamladım. Yüksek lisans ve doktoramı ‘Arı Hastalıkları’ üzerine yaptım. Arı hastalıkları, bal arılarının mikrobiyolojik ve parazit kaynaklı hastalıklarını inceledim. Çünkü, asıl çalıma alanım mikrobiyoloji ve parazitolojiydi. Prof. Dr. Nevin Keskin hocamızın doktorantıyım. Burada arıların çok farklı hastalıklara sahip olabileceğini öğrendim. Önce ‘Arılar hasta oluyor mu?’ diye düşündüm, daha sonra arıların hastalıklarının insanların hastalıklarından çok daha önemli olduğunu öğrendim. Çünkü bir kovanda yaklaşık 40.000 arı yaşadığından dolayı bir arının bile hasta olmasının, özellikle enfeksiyonel bir hastalıksa, tüm kovanın çökmesine daha doğrusu zayıflamasına veya ölmesine neden oluyor. Daha sonra bir kovandan yaklaşık 20 kg bal elde edildiğini öğrendim. 20 kg balın da herhangi bir gıdadan çok daha pahalı olması nedeniyle kovan kayıplarının ciddi ekonomik zarara yol açtığını gördüm. Bu öğrendiğim ve gördüğüm şeyler de beni bu konuya bağladı.

Çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Doktorayı bitirene kadar sadece arılar üzerinde çalıştım. Doktora sonrası çalışmalarımda sadece tezimle ilgilenmedim, başka alanlarla alakalı çalışmalarım oldu. Öncesinde sadece patojen mikroorganizmalarla alakalı çalışmıştım, doktora sonrası ilgim biraz daha yararlı mikroorganizmalar üzerine oldu. Çünkü mikroorganizmaların yaşam şekillerini değiştirmemiz çok zor, her etkiye tepki veriyorlar. Ben de bunun üzerinde mikrobu mikroba kırdırmaya karar verdim ve probiyotikler ve mikrobiyotaya yöneldim. Aynı zamanda arılarla alakalı çalışmalarımı sürdürdüm. Şu anda en azılı ve tehlikeli arı hastalıklarının teşhisi ve tedaviye yönelik ürün geliştirilmesiyle alakalı çalışmalarımız devam ederken bir yandan da bu probiyotik bakterileri insan sağlığı için arılardan nasıl elde edilebileceğiyle alakalı çalışmalarımız sürüyor.

Arılara verilebilen bir probiyotik var mı?

En başından bunu düşündüğümde kesin biri düşünmüştür demiştim ve sonra baktığımda kimse bu konuyu araştırmamıştı. Bende bunun üzerine çalışmaya başladığımda ülkemizdeki maddi imkansızlıklar vs. derken bir gün birileri bu araştırmayı yapmış ve adını ‘BeeLac’ koymuş, Lactobacillus’ların lac’ı ve arı anlamına gelen bee kelimelerini birleştirmiş. Sonra içeriğine bakınca gördüm ki Lactobacillus acidophilus var, arının normal flora bakterisi değil. Yani insan için geliştirilen bir probiyotiği arı üzerine uygulamışlar. Keşfetmedikleri ise her canlıya özgü probiyotik o canlının mikrobiyotasından elde edilmelidir. Bu bilgi ticari anlamda sektörde yok. Belki bu siz gençlerden birine bir ilham olur, bende danışmanlığını seve seve yaparım. 

İlk çalışmaya başladığınızda öğrendiğinize en çok şaşırdığınız şey neydi?

Hocam bana ilk bu konuyu verdiğinde hiç mutlu olmadım, çünkü ben bakterilerde plazmit transferi üzerine çalışmak istiyordum. Arı hastalıkları dediğinde hasta olduklarına inanmamıştım. Çok şanssız olduğumu düşünmüştüm ama araştırmaya başladım, sonra aslında ne kadar önemli olduklarıyla alakalı birçok şeyi fark ettim ve ilgimi çekmeye başladı. Oradan neler yapabileceğime geldim. Yani bu soruyla şu mesajı vermek istiyorum, başlangıçta size verilen hiçbir iş konu vs. sizin sevdiğiniz olmayacak, benim başarıya ulaşmamın nedeni ise bu konuyu sevdiğim hale ben getirdim, sevdiğim yönlerini bulup parlattım, insanlar sevdiğim işi yaptığım için ne kadar şanslı olduğumu söylüyor ancak bu işi ben sevdiğim hale getirdim. Bence başarının da sırrı burada yatıyor.

Hacettepe Üniversitesi Arı Sağlığı Laboratuvarı

Arı sağlığı laboratuvarında neler yapılıyor?

Hacettepe Üniversitesi Arı Sağlığı Laboratuvarında arıların hastalığının teşhisini ve buna yönelik tedavi ürünlerini araştırıyoruz. Arıcılar bize ulaşıyorlar, ardından ölü arıların otopsisini yapıyoruz ve bağırsaklarından, trakelerinden vb. yerlerden örnekleri alıyoruz. Bu örnekler arının kovanının çevresinde bile neler olduğunu bize söylüyor. Örneğin bir parazit bulduk ve normalde küçük baş hayvanlarda olan bir parazit, biz de bu sayede anlıyoruz ki Arıcının aynı zamanda bir küçükbaş hayvan çiftliği var. Arıcıları arayıp bunun gibi şeyleri söylediğimizde çok şaşırıyorlar. Sanırım işin en güzel yanlarından biri de bu insanlarla iletişimde olmak ve onların arılarını kurtarmanın mutluluğunu beraber yaşamak.

Arı hastalıkları bilinci konusunda Dünya ve Türkiye arasındaki farkları nelerdir?

Türkiye’de şöyle bir şey var aslında, biz hiç yokluk görmemiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Anadolu toprakları çok zengin, 5 farklı arı ırkına ev sahipliği yapıyoruz. Yokluk görmemiş bir coğrafyada yaşadığımız için Türkiye’ de çok da önem verilmiyor, insanlar soframdan sadece bal eksilir ne olacak ki diye düşünüyor. Aslında arıların tozlaşmada çok büyük önemleri var, dünya onlar sayesinde dönüyor bile diyebiliriz ve dünya da bunun farkında. Bir tane arı bile ölse hemen harekete geçiyorlar ama ülkemizde yakın zamanda çok büyük bir arı ölümü gerçekleşti ve çoğu kişinin bundan haberi bile yok. Ancak son yıllarda Türkiye’de de bir bilinçlenme söz konusu, özellikle bal arılarının Tarım ve Şehircilik Bakanlığı’na kayıtlı olması bizim bal arılarıyla alakalı çalışmalar yapmamızı ve sayılarını anlamamıza yardımcı oluyor, ancak yaban arılarının sayılarını ve durumda olduklarını bilmiyoruz ki bu gerçekten ileri de büyük sorunlara yol açabilir.

Einstein ’in ‘Arılar ölürse canlılık biter.’ sözü ne kadar gerçek?

‘Arılar ölürse dünyanın 4 yıl ömrü kalır sözü kalır, canlılık biter.’ Sözü ne yazık ki gerçek, bunun için bizlere çok büyük görev düşüyor. Arılar bize başta bal olarak çok büyük ekonomik katkıda bulunuyor. Bunun dışında çiçekler arası tozlaşmayı sağlayarak gerçekten büyük bir iş yapıyorlar. Biz ise onların doğal çevrelerini yok ediyoruz, doğal arazileri yok edip park, ev gibi yapılar inşa ediyoruz. En azından bahçelere ballı bitkiler ekilse onlara da yaşam alanı oluştursak onların yok oluşlarını az da olsa engellemiş oluruz. Arılar çöllerden kutuplara kadar birçok yerde bulunuyorlar, bizler ise onlarla birlik içinde yaşamalıyız yoksa yaşayabileceğimiz bir dünya olmayacak. Çünkü arılar sadece bal yapmıyorlar, tükettiğimiz kiraz, kayısı, şeftali, vişne, hardal, kekik, ıhlamur, iğde, böğürtlen, susam, mısır, ay çiçeği gibi listeyi çok daha uzatabileceğimiz bitkilerin tozlaşmalarını sağlıyorlar. 

20 Mayıs Arı Günüyle alakalı neler yapmayı düşünüyorsunuz? Biz neler yapabiliriz?

Arı gününü kutlamaya küçük adımlarla başladım aslında, ilk senelerde içinde arı, bal, petek kelimeleri geçen türkülerden bir çocuk korosu gösterisi yapmıştık örneğin. Bu sene Arı Günü ile alakalı farklı bir şey düşündük, 20-27 Mayıs haftasında anlaşmalı marketlerde ve pazarlarda Hacettepe Üniversitesi Öğrencileri olarak elimizde broşür ve pankartlarla insanlara arının önemini ve aslında arıları nasıl koruyabileceklerini anlatacağız. Özellikle Hacettepe Üniversitesi’nin böyle bir şey yapması büyük bir şey, çünkü Üniversitemizin Veterinerlik Fakültesi veya Ziraat fakültesi yok, biz bu etkinliği özellikle Biyoloji Bölümü öğrencileri olarak gerçekleştireceğiz, tabii ki katılım herkese açık, iletişim için Ekoloji Grubu Topluluğu’na ulaşabilirsiniz. İnsanlar genel olarak arıların öneminin farkında ancak ne yapmaları konusunda pek fikirleri yok biz de onlara bu fikri vermek istiyoruz.

Yazı Sahibi

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü mezunuyum. İlgi alanlarım genetik, zooloji, astronomi, evrim ve kimyadır. Beni Biyoloji bilimine yönlendiren şey küçüklüğümden beri izlediğim belgesellerdir. Ayrıca tam bir hayvan severimdir ancak kedileri ayrı bir severim. 🙂