Antik Roma | Marc Simonetti

Kaos ve düzen, bundan ~12.000 yıl önce biten Holosen Çağı’ndan beri insan aklının bir köşesinde; mitoslarda, destanlarda, efsanelerde, yani kısaca insan merakını bir nebze bile olsa gideren her noktada yer almıştır. Elbette, bunun sebebini anlamak hiç de zor değil. Her hikaye, her anlatı, kaostan düzene veya düzenden kaosa doğru bir gidişatı barındırır. Birkaç örnek verecek olursak: Bir mitosta, Truva şehri düştüğünde Roma, Aeneas ve Truva’nın hayatta kalan sakinleri Tiber Nehri’nden geçerlerken gruptaki erkekler ve kadınlar arasında daha fazla ilerleyip ilerlememeleri konusunda bir tartışma çıkar. Roma ve kadınlar, nehri geçmeyelim görüşündedirler, fakat Aeneas ve erkekler ise devam etmeliyiz fikrindedirler. Roma, kadınlarla konuşarak onları bir araya getirir ve Truva’dan kaçarken kullandıkları gemileri yaktırır. Daha sonra oraya yerleşirler ve -gelecekte Roma İmparatorluğu’na dönüşecek olan- Roma şehri kurulur [1]. Bu mitos, kaostan düzene ivmelenir.

Bu ivmenin 180 derece dönmüş bir hâli ise ünlü Koyaanisqatsi filmine ve Qatsi Üçlemesi’nin geri kalan iki filmine (Powaqqatsi ve Naqoyqatsi) de ilham vermiş Hopi Mitolojisi‘dir. Hopi; doğa ile iç içe olmanın, doğadan alınanların karşılığının verilmesinin, insanlığın etik sınırları aşmamasının çok önemli olduğunu düşünen bir kızılderili kabilesidir [2]. Bir film üçlemesine ilham veren mitolojik kehanetlerde şunların yazdığı iddia edilir:

“Yer altından kıymetli şeyler kazarsak, felaketi davet etmiş oluruz.”
“Arınma Günü’ne yakın, gökyüzü örümcek ağları ile dolacak.”
“Bir gün gökten, okyanusları kaynatacak ve toprağı kavuracak bir kül ve ateş kabı düşebilir.”

Bu kehanetlerde zaman içerisinde düzenin bozulacağını ve bunun -göreceli olarak- doğal yollarla gerçekleşeceği anlatılıyor. Bu ve buna benzer bir sürü örnek, kendi mitolojimizde de mevcuttur: Ergenekon Destanı‘nın Türk versiyonunda, yabancı kavimler tarafından mağlup edilen Türkler, Ergenekon vadisine sığınırlar ve 400 yıl vadide kapalı kalırlar. 400 yılın sonunda bir demirci, dağları eritir ve Asena‘nın onlara vadiden dışarı çıkarıp tekrar kurulmalarına olanak sağlar. Daha sonra Ergenekon merkezli bir Göktürk Kağanlığı ortaya çıkar ve her yeni yıl Ergenekon’dan kaçışı kutlarlar. Moğol versiyonu ise Tatarlar tarafından mağlup edilen Nüküz ve Kıyan kardeşlerin Ergene Kon adlı bölgeye yerleşmeleri ve 400 yıl sonra tam güçle bu bölgeden bir topluluk hâlinde çıkışlarını anlatır. Anlatılar değişkenlik gösterse bile ya kaostan düzene, ya da düzenden kaosa sürüklenme konusu her daim temanın içerisinde yer almaktadır [3].

Peki bu iki kavram neden neredeyse her hikayede mevcut?

Kuantum Kütle Çekimi | Olena Shmahalo, Quanta Magazine

Evrenimiz ve İletişim adlı yazıda bilginin ve iletişimin ne olduğunun yoruma dayalı bir tanımını yapmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise bu tanıma birkaç öge daha eklemeye çalışalım. İçinde yaşadığımız kaosu ve bu kaosun düzen kavramına nasıl oturtulabileceğini görelim. Anlam kargaşası veya ideolojik tartışmalara yol açmamak adına, tinsel tüm ögeleri şimdilik bir kenara bırakıp, salt materyalist açıdan evreni gözlemleyelim:

Küçüğün de küçüğü: Kuantum
Kırılma ve yansıma kanunlarının da kaşifi Christiaan Huygens, ışığın bir dalga olduğu iddialarını kanıtlayan Traité de la Lumière (1690) çalışmasını sunana kadar, ortalıkta ışığın doğası hakkında kökeni Pisagor’un “gözden çıkan ışın” düşüncesine kadar varan birçok fikir vardı. Sonra, -Pink Floyd’un da sembolleri olarak benimsediği ünlü prizma deneyiyle- beyaz ışığın prizmadan geçirildikten sonra renklere ayrıldığını gören Isaac Newton, bu renklerin kenarlarının epey keskin ve net gözüktüğünü gözlemleyerek, 1704’te Opticks adlı çalışması ile ışığı bir parçacık olarak nitelendirdi. 19. yüzyılın başına doğru, Thomas Young’ın ışığın dalga özelliği hakkındaki çalışmaları (çift yarık deneyi) gündem oldu ve çalışmaların odağı yine dalga özelliğine doğru kaydı. Albert Einstein 1905’te enerji kuantizasyonunun elektromanyetik radyasyonun bir özelliği olduğunu öne sürüp, parçacık ve dalga özellikleri taşıyan fotonları açıklayan çalışmasını tanıttığı zaman, ortalıktaki birçok iddia ve oluşturulmaya çabalanan birçok ışık teorisi, geçerliliklerini yitirdi. Bütün bu çalışmalar, eninde sonunda temelli bir kuantum mekaniği teorisine dönüşecekti ve evreni algılayış yöntemlerimiz de geçerliliklerini benzer şekilde yitirecekti [4].
Genel tabiriyle Kuantum Teorisi, enerjinin bir spektrumdan -veya bir “kesif akışkandan”- ziyade kuantum adı verilen ve nicel ölçüsü, yaydığı radyasyonun frekansına denk enerji paketleri olduğundan bahseder [5]. Bu enerji paketlerinin hareketi, enerji transferi adı verdiğimiz olguyu gerçekleştirir. Bu teorinin çok da varsayımsal ve kompleks olmayan kısımlarının fiziksel uygulamaları, bilgisayarlardan lazerlere hemen hemen her modern çağ teknolojisinin içinde bulunur.

GWAVE: Web-tabanlı Kütleçekimsel Dalga Görselleştiricisi |Anneka Goss, 2016

Yaşama, gözümüzün önündeki yeni bakış açısı:
Biraz daha felsefi bir pencere, maddenin de bu enerji paketlerinden meydana geldiğini ve sofistike, kompleks sistemlerin (moleküller, proteinler, canlılık, güneş sistemleri vb.) aslında bu paketlerin boyutsal kuramlarca izin verildiği kadar doğal yoldan şekil almış formu olduğunu görmemize olanak sağlar.

Moleküllerin oluşmasının; moleküllerin o şekilde oluşmasının, esasında enerji transferinin ve kuantum taneciklerinin etkileşim kurallarının ortaya çıkardığı bir yan etki olduğunu varsayarsak, bu moleküllerin de diğer moleküller ile bağ yapabilirliklerini yine bir yan etki olarak nitelendirmek mümkün. Ve bu kompleks moleküller, enerji transferi düzeyinde etkileşime müsait olan diğer moleküller ile yarı-kapalı bir sistem (bir gezegen gibi) içerisinde konulduklarında, bir potansiyel molekül sistemi oluşması da cabası. Bu olunca, yani moleküller ve moleküllerin içinde bulundukları bu pozitif geri besleme sistemi değiştikçe (sıcaklık, yoğunluk vb.) kompleksleşmeye devam edecektir. Bu da “canlılık” kavramına uyabilecek potansiyel molekül sistemlerinin doğuşuna sebep olacaktır. Canlılık, genel bir tabir ile “evrime tabi molekül sistemi” veya “değişim ve gelişim yöntemlerini kullanan, kompleksleşmeye yatkın yarı-kapalı enerji sistemleri” olarak tanımlanabilir. İşin bu denli detayına [6] inildikçe ekosistemlerin birer canlı sayıldıklarının ve biyosferin aslında kocaman bir canlı olduğunun, ölümün sadece bahsi geçen sistemlerin yüksek entropiye maruz kalmış versiyonları olduğunun; hatta belki de en önemlisi, canlılığın çok da nadir olmayabileceğini ve büyük ihtimalle canlılığa yatkın olarak nitelendirdiğimiz çoğu gezegende bu tabire uyabilecek molekül sistemlerinin olabileceğinin kanısına varabilmekteyiz. Tabiidir ki, diğer gezegenlerdeki canlılığın Dünya’daki kadar uzun sürüp süremeyeceği, tartışmaya çok müsait bir konudur. Hatta günümüzde, canlılığın tanımı hakkındaki tartışmalar hâlâ sürmektedir [7][8]. Fakat bu tartışma molası, arayışımızı durduracağımız anlamına gelmiyor! [D]


Toparlama
Yukarıdaki örnekleri bir araya, bir fikrî çatı altına getirmeye çalışalım: Evrenimiz sadece halihazırda bulundurduğumuz reseptörler ile algılayışımızdan çok daha büyüktür. Buna, elektron mikroskopları gibi sofistike bilimsel ekipmanların bizlere sağladığı görseller sayesinde emin olabiliriz, fakat öncül kanıt bizim düşünme yeteneğimiz olmalıdır. Bilinç adı verdiğimiz ve hâlâ tanımını evrensel bir şekilde yapamadığımız şeyin bir güzel özelliği, somuttan esinlenilmiş fakat tamamıyla soyut bir dünya yaratmamıza yarayan bir araç oluşudur. Bu bağlama uymayan bir klasik anlayış, hâlâ varlığını sürdüren “yaşamın sadece bu skalada, bu ebatlarda bir anlam ifade ettiği” anlayışıdır. Hâlbuki insanlığın, tarihi boyunca yaşadığı olayların etkisini hikayelerde, mitlerde göstermesi; gözlemledikleri doğa olaylarını kişilere, kişilerin yaptıklarını ise doğa olaylarına benzetmeleri gibi düşünceler, bu klasik anlayışın dışına kapı aralayan ilk düşünceler olmuştur. İlk kez, makrokozmos ve mikrokozmos arasındaki benzerliğe kendi davranışları ile dikkat çekmişlerdir. Bir imparatorun yas tutması ile inzivaya çekilmesi tüm ülkeyi sellere boğar, ömrü boyunca saygı görmemiş, tanınmamış bir cadının laneti tüm şehri alaşağı eder; tanrılar savaşırken savaştan uzak durmayı seçen iki tanrı insanlığın yaşaması adına şehirler kurar ve refahı getirir, arbededen kaçan iki kişi sonrasında güçlenerek kabuğundan -veya demir bir dağdan- çıkar. Bu hikâyeler bizlere -yazının başı hariç- bir yerlerden tanıdık gelmeli. Biyolojik sistemleri incelediğimizde, yukarıdaki dört örneğe de birebir uyan sistemlerle karşılaşıyoruz: Bir imparatorun yas tutması ile ülkenin sellere boğulması, hücre çekirdeğinin yoğunlaşarak, hücreyi apoptoza giden yola sokmasına benzetilebilir. Ömrü boyunca saygı görmemiş, tanınmamış bir cadının lanetinin tüm şehri alaşağı etmesi, bir patojenin vücuda verebileceği en büyük hasarı, yani ölümü temsil edebilir. Yeni şehirler kuran tanrılar ile arbededen kaçan iki kişi de, yazının başındaki Roma ile Aeneas’a; Nüküz ile Kıyan‘a denktir.

Peki bu iki kavram neden neredeyse her hikâyede mevcut?
İnsanlık her zaman, doğası gereği, kaosun ve düzenin farkında olmuştur. Bu farkındalıklarını anlatmaları için hikâyeleri, mitosları ve anlatıları çok güçlü araçlar olarak görmüşlerdir. Kendileri, edebiyatın temellerini atıp insan düşüncesine katkı sağlamışlardır. Bizim şu anki düşünsel kabiliyetimizin bir kısmı, doğayı anlamak ve anlatmak için uydurduğumuz hikâyeler sayesinde bu denli geniş bir çapa sahiptir.
Günümüzde, bilimin varlığı sayesinde bu hikâyelere doğayı anlamak ve anlatmak açısından çok gerek kalmadı. Fakat bilimin köken odaklı materyalist öğretileri, çoğu jenerasyonu geniş çerçeveden bakamaz hâle getirdi. Elbette, bilimin bu doğası insanlığın gelişmesi adına çok mühimdir ve bu şekilde de bırakılmalıdır. Fakat bilim yaparken, gözlemlediğimiz olguları ve bu olguları birbirine bağlayan iletim yollarını, bilim yapmayan insanlara salt gözlemimizden daha iyi öğretmek için öncelikle ne olduğumuzu, sonra da gerçekliğimizin sadece incelenen bağlamla sınırlı kalmadığını öğrenmemiz gerekir.

Kaynakça:
[1]: Mark J. J. (2009), “Ancient Rome”, Antik Tarih Ansiklopedisi, İlk Erişim Tarihi: 28.04.2020
[2]: Courlander H. (1971), “The Fourth World of the Hopis”, İlk Erişim Tarihi: 29.04.2020
[3]: Woods J. E., Tucker E. (2006), “History and Historiography of Post-Mongol Central Asia and the Middle East”, 66-67.
[4]: S. Glenn ve ark. (2020), “Light”, Britannica Ansiklopedisi, İlk Erişim Tarihi: 01.05.2020
[5]: Oxford Lexico Sözlüğü, “Quantum” girdisi, İlk Erişim Tarihi: 04.05.2020
[6]: Kleiner J. ve ark. (2020), “The Mathematical Structure of Integrated Information Theory”, Quantitative Biology, arXiv, İlk Erişim Tarihi: 04.05.2020
[7]: Gayon J. ve ark. (2010), “Defining Life: Conference Proceedings”, Origins of Life and Evolution of Biospheres, 40: 119-120.
[8]: Budisa N. ve ark. (2020), “Xenobiology: A Journey Towards Parallel Life Forms”, ChemBioChem, 21: 1-5.
[9]: Marletto C. ve ark. (2018), “Entanglement between living bacteria and quantized light witnessed by Rabi splitting”, Journal of Physics Communications, 2(10).
[10]: Clegg B. (2019), “Quantum theory: the weird world of teleportation, tardigrades and entanglement”, BBC Focus Magazini, #331. İlk Erişim Tarihi: 06.05.2020.

Derleme Kaynakçası [D]:
~ Cockell C. S. (2016), “The similarity of life across the universe”, Molecular Biology of the Cell, 27(10): 1553-1555.
~ Kaufman M. (2019), “Exoplanets With Complex Life May Be Very Rare, Even in Their ‘Habitable Zones'”. NASA Astrobiyoloji Programı, İlk Erişim Tarihi: 04.05.2020
~ Chyba C. F. (2010), “The Possibility of Life Elsewhere in the Universe”, Forging the Future of Space Science: The Next 50 Years (The National Academies Press): 77-89.
~ Cottin H. ve ark. (2015), “Astrobiology and the Possibility of Life on Earth and Elsewhere…”, Space Science Reviews, 209: 1-42(2017).