Siyah beyaz çizgiler sergileyen bir mürekkep balığı. | Bilinmeyen Fotoğrafçı

Biz insanlar, birbirimizle iletişime geçeceğimiz zaman; sözlü, yazılı ve görsel yollara başvururuz. İletişim adı verdiğimiz bu etkileşim, salt mesaj alışverişinden daha kompleks bir konsepttir ve insanlığın tarihsel gelişiminde çok önemli rol oynamıştır. Peki bizler nasıl iletişim kurarız? Bizlerin kurduğu iletişim, diğer hayvanlarınkinden ne kadar farklıdır? Diğer hayvanlarla, kendi aramızda kurduğumuz kadar iyi iletişim kurabilir miyiz? Bu soruların cevaplarını mümkün olduğunca vermeye çalışalım:

İletim ve iletişim, farklı iki kavramdır (Bkz: “Evrenimiz ve İletişim”). İletişim, tarafların birbirlerine yönelttiği başarılı iletim denemelerinden meydana gelir. Peki iletişim nerede başlar? Bahsi geçen “taraflar” kimlerdir; bu taraflar nerede başlar, nerede biter? İletişimin kökü nedir? İşte bu sorular bilimin iletişimle ilgilenen kısmı için uzun süreli gizemler hâline gelmiştir. Kuantum dünyası bizlere iletişimin daha ne kadar “küçülebileceğini” göstermiş, astronominin sunuları ise iletişimin “daha ne kadar büyüyebileceğinin” birkaç güzel örneğini vermiştir.

“Mikro” skaladan “makro” skalaya doğru gidildikçe, iletişim adı verilen olgunun tanımında farklılıklar görebiliyoruz: İki kuantum parçacığının “dolaşık” oluşu, biyomoleküler mekanizmaların işleyişi, bağışıklık hücrelerinin birbirlerini uyarma mekanizmaları, prokaryot ve ökaryot canlıların; çiftleşme süreçleri, uyarı sinyalleri, refleksleri ve dönütleri, savunma mekanizmaları, rekabet dürtüleri… İnsanların kendileri ile kurdukları doğanın hemen hemen her ögesinden ilham alınan düşünceleri ile iletişim, insanların birbirleri ile konuşmaları ve belli ön bilgi dâhilinde sözel olmayan diğer yollardan da anlaşabilmeleri, insanların diğer hayvanlar ile kurdukları dostluk ve düşmanlık ilişkileri… İnsanların, kendileri kadar kompleks iletişim yollarına sahip hayvanların birbirleri ile nasıl iletişim kurduklarını anlama çabası…

Bu karmaşadan bir düzen elde etmek adına, isimlendirmelere ve tanımlamalara ihtiyaç duyacağız. Bu yazının gidişatı, şu şekilde olacak:

Tanımlanmış İletişim Modelleri
● † Canlılar Nasıl İletişim Kurar?
Virüslerde İletişim
İnsanlar ve Diğer Canlılar Arasındaki İletişim

: [Yazının birkaç kısmı üzerine araştırmalar ve düzenlemeler devam ediyor! Son düzenlenme tarihi: 05.09.2020]


Tanımlanmış İletişim Modelleri

İletişimin birkaç tane tanımlanmış modeli vardır[1]. Bu modeller, en temel model olan “Lineer Model”den, adını büyük ihtimalle daha önce hiç duymamış olduğumuz -ve ağırlıklı olarak insan iletişimi üzerinden örnek veren- “Ross Modeli”ne doğru, gittikçe kompleksleşen dört gruba ayrılır:

Çizgisel (“Linear”) Model
Burada aslında bir iletişimden ziyade, bir iletim söz konusudur. Bu model; bir gönderici, bir alıcı, bir bağlam, bir kanal, bir mesaj ve gürültüden oluşur. Gönderici, bir mesaj “şifreler” ve alıcıya bir bağlamdaki kanal üzerinden gönderir. Alıcı, bu bağlamdaki kanal üzerinden gelen “şifrelenmiş” mesajı çözer ve iletim gerçekleşmiş olur. Gürültü ise mesajın kanal üzerindeki formuna (ve dolayısıyla da mesajın anlaşılabilirliğine) etki eden, çığıran bir çocuk veya trafik kornaları gibi, çevresel uyarıcılardır. Gürültü ne kadar fazla ise, mesajın algılanması o kadar güçleşebilir.

Bu tip bir iletim, Voyager uydusunun içerisindeki -olası zeki yaşam formlarının bulması için hazırlanan- altın plakların uzaya yollanması gibi düşünülebilir[E1]. Mesajın iletildiği veya anlaşıldığı bilgisi, ileten tarafça -Voyager’ın durumunda, insanlarca- bilinmez. Şayet ki mesajı alan taraftan -uzaylılar!- bir dönüt gelecek olursa, bir iletişim gerçekleşir ve işin içine “Etkileşimsel Model” girer.

Lineer iletişim şeması.

Etkileşimsel (“Interactional”) Model
Esas iletişim burada karşımıza çıkmaktadır. İletilerin karşılıklı iletiminden doğan döngüsel etkileşim ve bu etkileşimin alıcı ile göndericideki bıraktığı etki bütününe iletişim denebilir. Gönderici, alıcıda; alıcı, göndericide bir etki bırakmak zorundadır. Aksi takdirde iletilen mesajın değeri düşebilir veya taşıdığı anlamı yitirilebilir. Bu modelde aynı zamanda alıcılar bir gönderici ve göndericiler de bir alıcıdır. Mesaj, iki taraftan da, durumuna göre çıkabilir ve böylece elde edilen “geribildirim” mekanizması sayesinde iletişimde dinamiklik elde edilmiş olunur. Gürültü ise yine aynı işleve sahiptir.

Fakat bu model -insanları işin içinde dahil eden birkaç açıdan- eksik kalmaktadır. Gerçek insan iletişimi sadece; bağlam, mesaj, gürültü, kanal ve kişilerce sınırlı değildir. Gerçek bir insan iletişiminde; bahsi geçen kişilerin hayat deneyimleri ile şekillenmiş davranışlarının, bu kişilerin kişiye ve duruma göre nasıl bir iletişim kurmaları gerektiklerinin bilgisine sahip olmaları, olası bir iletişime verecekleri değer ile ilgi ve ayıracakları zaman gibi birçok kriter işin içine girmektedir. Etkileşimsel Model’in açıklayamadığını, Eylemsel Model açıklamaktadır.

Etkileşimsel iletişim şeması.

Eylemsel (“Transactional”) Model
Eylemsel Model, iletişimde yer alan tarafların; aynı anda hem gönderici hem de alıcı rolünü oynadıkları, iletilecek mesajın düzgünce iletilmesinden kooperatif bir şekilde sorumlu tutuldukları ve kişisel deneyimleri ile düşünce yapıları da iletişimin gerçekleşmesinde göz önüne alınan bir modeldir. Etkileşimsel Model’in açıklamakta zorlanacağı “dil bariyeri”, “önyargı”, “tecrübe” veya “mizaç” unsurları, Eylemsel Model’de açıklanabilmektedir.

Eylemsel Model, hemen hemen tüm canlılar için geçerli bir modeldir (örneğin: “Dil bariyeri” gibi unsurlar, diğer hayvanlarda “sözlü dil” yerine “çıkarılan ses” olarak düşünülebilir ve sözde bir bariyer, aynı sesleri çıkaramamaktan kaynaklanabilir). Fakat insan iletişimini detaylı bir şekilde anlatması için geliştirilmiş bir “Ross Modeli” vardır.

Eylemsel iletişim şeması.

Ross Modeli
Ross Modeli, daha çok zeki yaşam formlarının (biz insanlar gibi) sahip olabilecekleri iletişim türü üstünden tanımlanmıştır ve birçok ögesi diğer iletişim modellerinden daha karmaşıktır.
Ross Modeli’ni oluşturan çerçevede üstten saat yönünde; “psikolojik iklim”, “ön bilgi” veya “bağlam”, “durum” ve “o anki ruh hâli” yer alır. Bir iletişimin oluşmasını, var olmasını sağlayan dört temel unsur olarak bunlar belirlenmiştir. Bu dördünün uygunluğuna göre iletişim başlar ve bir fikri, düşünceyi, bir mesaj olarak gönderen ilk kişi gönderici rolünü kapar. Göndericinin algı (“perception”) sınırları içerisinde inşa ettiği ve fikrini içine koyduğu mesaj, alıcının kendi algı sınırları içerisinde anlaşılarak “kopyalanması” ile iletim gerçekleşir. Bu iletimin başarılı olması için, kişilerin algı sınırlarının birbirlerinden etkilenmesi (“mutual influence”) gerekmektedir. Daha sonrasında göndericide gözlemlediğimiz süreç, alıcıda gerçekleşir ve “geribildirim” mekanizması çalışmış olur. Mizaç ise, mesajın istenilen biçimde iletilmesinde rol oynar. Bütün bunlar esnasında kişiler istemsizce; davranışsal birtakım hareketler (el hareketleri vb.), ses tonunda değişiklikler ve duruma göre cümle kurma davranışı sergilerler. Bu iletişim, taraflardan en az biri artık bu eylemleri gerçekleştirmediğinde sonlanır.

Ross Modeli şeması.

Bu iletişim modelleri, doğru şartlar altında kullanıldığında, hangi eylemin hangi tür iletişime girdiğini görmemize yarar. Bu sayede, incelediğimiz iletişim sistemini daha iyi anlayabilir ve bu sistem üzerinde oynamalar yapabiliriz. Bir nöropsikofarmakolojik ilacın insan vücudu içerisinde etki ettiği iletişim sistemini ve bu sistematik reaksiyonların takibini, hangi “tarafın”, “nasıl” bir iletişimde bulunduğunu inceleyerek anlayabiliriz. Farkında olmasak da, aslında bu modelleri algılayabiliyoruz.


Canlılar Nasıl İletişim Kurar?

 Bu modellerin hafızası taze iken, canlılarda gözlemlediğimiz davranışları incelemenin vakti geldi. Sizlerle prokaryotlardan, ökaryotlara; mikrodan, makroya bir yolculuğa çıkalım:

Mikroorganizmalar:

Bakteriler
Bakteriler, birbirleriyle iletişim kurmak için hücre içinde ürettikleri ve hücre dışına salgıladıkları, türden türe değişkenlik gösteren kimyasal sinyal moleküllerine başvururlar. Bakteriler arası iletişim, “otoindükleyici” adı verilen birtakım hormon-vari moleküllerin; üretilmesi, salgılanması, algılanması ve cevaplanması işlemlerine tabidir[2]. Kimi bakteriler gen ifadesi işlemini başlatmadan önce, etrafta yeterli sayıda birey olup olmadığını, salgıladıkları ve algıladıkları moleküller aracılığıyla kontrol ederler ve eğer ki bakteri popülasyonunun büyüklüğü, gen ifadesinin gerçekleştirilmesini avantajlı ve/veya güvenli hâle getiriyorsa, genlerini ifade etmeye başlarlar[12]. Çoğu patojen bakteriler, popülasyonları sadece belli seviyeye ulaştıktan sonra “sosyalleşme” davranışı gösterirler; popülasyonlarını savunma, konağa saldırma, üreme, kimyasal sinyal üretme vb. gibi işlemlere başlarlar[13].

~20mm kalınlığında termofilik bakteri biyofilmi, Oregon. | Amateria1121, Wikipedia Commons.

Bu kavrama “quorum sensing” adı verilir ve Türkçeye -yazının devamında bu şekilde anılacak hâliyle- “yeter sayı algısı” olarak çevrilebilir. İsmi, “yeter sayı, nisap” anlamına gelen “quorum” ve “algılamak” anlamına gelen “sensing”den gelir. İlk olarak 1970’te Kenneth H. Nealson, Terry Platt ve J. Woodland Hastings tarafından, Gram-negatif Aliivibrio fischeri bakterilerinin “belli birey sayısına ulaşmadan biyolüminesans özelliği göstermeye başlamamaları” bulgusunu elde ettikleri çalışmada gözlemlenen bu olgu, 1994’te Fuqua ve ark.[14] tarafından “quorum sensing” olarak adlandırılmıştır. Fakat ilk olarak ökaryotlarda, bir mantar türünde bulunduğuna dair görüşler de mevcut[13]. Nealson ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, Aliivibrio fischeri bireylerinin popülasyon büyüklüğünü kontrol ederek, popülasyon için bir eşik değere gelinip gelinmediğini algılamaları ile tepkimeyi başlatmaları davranışı keşfedilmiştir ve buna “otoindüksiyon” olarak çevirebileceğimiz “autoinduction” adı verilmiştir (bkz: “otoindükleyici”)[3].

Yeter sayı algısı, yalnızca bakterilerde görülen bir özellik değildir! Aşağıdaki örnekler, Amador ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışmadan[13] alınmıştır:

Candida albicans normalde kommensalist, fakat belli şartlar altında patojen forma geçen bir mantar türüdür. Bu dimorfik (yani ömrü boyunca maya-vari ve küfümsü iki forma sahip) mantar, yeter sayı algısını farnesol adı verilen molekül sayesinde gerçekleştirir. Eğer kültür sıvısındaki hücre yoğunluğu 106 hücre/mL ise, farnesol birikimi bu mantarın mayamsı formdan misel forma geçişini engelleyecektir. Hatta, ticari farnesol ve C. albicans‘tan özütlenmiş farnesol arasında yapılan kıyas deneyinde her iki versiyonun da miselleşmiş C. albicans’ları -oluşacak maya veya zaten var olan hif büyüklüğünü inhibe etmeden- misel formundan maya formuna geri çektiği gözlemlenmiştir. Ayrıca, biyofilm (hücrelerin kendi ürettikleri ve komşu hücreler ile beraber kendilerini kapladıkları polimerik madde) üretimlerinden de farnesol sorumludur. Bu da C. albicans‘ların yeter sayı algısının; hücre yoğunluğunu, morfolojisini ve biyofilm oluşumunu etkilediği -hatta “başlattığı”- anlamına gelmektedir.

Bu kapsamda, yeter sayı algısının patojenliğe etkisi hakkında da yorum yapılabilir. Gram-pozitif bir bakteri cinsi olan Stafilokoklar için “eklentili gen regülasyonu” sistemi (“accessory gene regulation“) yani Agr, virülans değerini artırmakta görev alır[15]. Hücre yoğunluğu fazla olduğu zaman; ortam koşullarına göre biyofilm salgısını düzenler, salgılanan patojen maddeleri arttırır ve hücre duvarındakileri azaltır.
Pseudomonas aeruginosa, uygun konaklarda birden çok enfeksiyon ile bağıntılı bir patojendir. Bu bakteriler; kistik fibroz hastalarında, bronşiyal veya akciğer yapısı değişime uğramış kişilerde, nötropeni hastalarında, mekanik ventilasyondaki kişilerde, bağışıklık sistemi zayıf kişilerde solunum enfeksiyonuna sebep olur. Fakat, P. aeruginosa hastalarda kronik olarak kalabilir. Bu özelliğini salgıladığı ekzopolisakkarit alginatlara (Psl ve Pel) borçludur ve bu salgı sistemini yeter sayı algısı kontrol etmektedir.

Bakteriler aynı zamanda şu yollar ile genetik iletişimlerini gerçekleştirebilirler:
▪ Ortamdaki serbest DNA’nın hücre içine alınması ile hücrenin genetik kodunda transformasyon meydana gelebilir. Kimi bakteri türü, bu işlemin gerçekleşebilmesi için alıcı roldeki hücrenin duvarında “mukayese faktörü” (“competence factor”) adı verilen; hem DNA bağlayıp hem de hücrenin geçirgenlik düzeyini değiştirebilen, gerçekleştirilecek işleme uygun yapılarla evrilmiştir. Kimi bakteri türü ise, gelen DNA’yı parçalarına ayırıp hücre içerisinde âdeta homolog kromozommuşçasına tekrar düzenler. Bu sayede alıcı hücre, ifade edebileceği yeni genler elde eder ve yeni özellikler kazanmış olur[16]. Böylece verici hücre ile alıcı hücre -şayet bir araya gelirlerse- bir biyofilm üretme imkânı bile kazanabilirler.

Bakteri konjugasyonu, sitoplazma köprüsü. | Bilinmeyen Kaynak

Konjugasyon, bakterilerde genetik iletişim açısından bilindik bir yöntemdir. Kurulan sitoplazmik köprüler sayesinde plazmit adı verilen halkasal DNA parçaları, donörden alıcıya aktarılır. Bu işlemin gerçekleşmesi için DNA polimeraz, relaksaz ve transferaz enzimleri gerekmektedir. Relaksaz enzimi (veya kolektif hâldeler ise relaksozom), plazmitin oriT (“origin of transfer”) veya bom (“basis of mobility”) adı verilen “kırpılma bölgesine” bağlanır ve transfer işleminin ilk aşamasını oluşturur[17]. DNA polimeraz enzimi plazmiti kopyalar, kopyalanan DNA transferozomdan alıcıya geçer ve konjugasyon tamamlanmış olur.

▪ Son olarak, California Üniversitesi’nden Gürol M. Süel ve arkadaşlarının[18] yürütmüş olduğu araştırmada bakterilerin biyofilmleri içerisindeki elektrik yüklü parçacıklar sayesinde uzak mesafe iletişimi kurdukları keşfedildi. Hatta bu sinyallerin diğer bakterileri biyofilme davet edecek ve bir yeter sayı algısı başlatacak kadar güçlü olduğu bulgusuna varıldı[E2]. Princeton Üniversitesi’nde yeter sayı algısı üzerine çalışan Prof. Ned Wingreen şunları söylüyor:
Son birkaç yıldır mikrobiyoloji alanında katedilen en önemli gelişmelerden biri. Yeni bir iletişim formu hakkında öğreniyoruz.

Bacillus subtilis bakterisi üzerine yapılan çalışmada, potasyum pompalarından biyofilme, oradan da biyofilm dışına salgılanan yüklü potasyumların, uzaktaki hücrelerin zar potansiyellerini değiştirerek onların belli bir yöne hareket etmesine sebep olduğu çıkarımına varılıyor. Fakat bu çağrıya doğru hareket eden bakteriler sadece B. subtilis türünden değil! Aynı zamanda Pseudomonas aeruginosa bireyleri de bu sinyale yöneliyor. Bu da bakterilerde türler arası iletişime dair alışılmışın dışında bir örnek oluşturuyor.

Özetle: Yeter sayı algısı, genetik iletişim sistemleri ve hücrelerin birbirinden farklı biyofilm mekanizmaları; sentetik biyoloji, biyoteknoloji, genetik ve biyogüvenlik araştırmalarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu sistemlerin belirlenmesini kolaylaştıracak her türlü metot ve teknoloji, bilimin gelişmesine büyük katkıda bulunacaktır.



Makroorganizmalar

Sucul canlılar
Bakterilerden bir tık yukarı çıkıyoruz. Kalamarların, ahtapotların, balıkların, yunusların dünyasına girelim: Su altında iletişim, birçok yöntem ile gerçekleşir. Mikroorganizma dünyasının kısıtlı imkânlarına rastlamıyoruz. Su altında canlılar; sesli, görsel, dokunsal, kimyasal ve elektriksel sinyaller sayesinde anlaşırlar. Tabiidir ki, bu sinyallerin üretilmesi için özelleşmiş organlara ihtiyaç vardır ve yine üretilen bu sinyalleri algılamak için özelleşen organların varlığı gereklidir. Bu açıdan her ne kadar mikroorganizma dünyasına benzese de, çok büyük bir fark vardır: İletinin şekli hemen hemen her yerde aynıdır. Yani mesajı üretecek ve algılayacak organlar var olduğu sürece iletişim var olacaktır.

Mikroorganizma dünyasındaki gibi “mesajın spesifik olarak bir türün organlarınca üretilip alınması” pek söz konusu değildir. Elektrik balığının ürettiği “uyarı şokunu” veya bir aslanın kükreyişini, ya da bir kedinin tüylerini kabartışını biz insanlar dahil olmak üzere hemen hemen her makroorganizma algılayabilmektedir. Tek fark, kimi canlılarca iletilen mesajların çözümlenmesinin, evrimsel süreçler arasındaki fark arttıkça zorlaşmasıdır. İki kuşun muhabbetini, bir mürekkep balığının renkleri ile anlatmak istediği duyguyu veya bir goril ailesinin arasında geçen diyaloğu, bir köpeğin sevincini anladığımız kadar kolay anlayamayız.

Yazının sonunda karasal iletişime ait iki sürpriz bizleri bekliyor. Fakat ona gelmeden önce, hemen yukarıda sıralanan her sinyalin üstünden bir geçelim:


Canlılardaki İletişim Tipleri

Sesli iletişim
Çoğu sucul canlı sesli iletişime başvurur. Bunlardan en ünlüsü balinaların üreme çağrılarıdır ve hemen ardından yunusların “dilleri” gelir, fakat kemancı yengeç veya hayalet yengeç gibi sucul omurgasızların da “timpanik” organları ile yaptıkları iletişimsel sesler kayda alınmıştır[4].Bu ikisi, belgesellerde sıklıkça yer verilen, belki de en ünlü örneklerdendir. Her ne kadar balinaların çağrısı muhteşem bir doğa olayı olsa da, yunusların “dili” hakkında söylenecek tutarlı pek az şey var. Evet; yunusların kimyasal, sesli, davranışsal açıdan kompleks iletişim kurma yetisine sahip olduklarına dair birkaç kanıt var[5,6].

Fakat, gerçekten bir dilleri olup olmadığına dair bir şeyler söylemek için elimizde pek az veri var. Hayvanlar alemindeki çoğu canlı “sinyal maskelemeyi” (yani anlaşılmaz bir şekilde, sıra beklemeksizin, boğuk bir sesle konuşmayı) tercih etmez. Ama bu, insanların “dil” kapasitesine benzemez ve bu yüzden karıştırılmamalıdır, diyor Bahamalar’da neredeyse 30 senedir yunus iletişimi üzerine araştırmalar yapan Denise Herzing. Kendisinin Türkçe altyazılı TED konuşmasını yukarıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Görsel iletişim
Kalamarlar, ahtapotlar ve mürekkep balıkları, aniden renk değiştirebilen sayılı sucul canlılardan (hatta, direkt sayılı canlılardan) birkaçıdır. Avlanmak için kamufle olma, korktukları için “tehlike” arz eden renklere bürünme ve potansiyel bir eşin ilgisini çekmek adına göz alıcı renklerini ortaya çıkarma davranışı sergilerler. Bunların dışında, bir de ahtapotların -hâlâ tartışılan- “gizli iletişim” yöntemleri vardır. İddia odur ki, ahtapotlar derilerindeki kromatofor, iridofor ve lökofor organlar (hepsi polarize ışığın yansıtılmasında rol oynar), ve gözlerindeki spesifik polarize fotoreseptörler (belli bir açıdan, belli ışıkları görmeye yarayan almaçlar) sayesinde diğer ahtapotlardan gizli bir şekilde birbirleri ile iletişim kurabilirler[7,8].Bu, henüz kanıtlanmamış bir hipotez olarak ortada duruyor. Fakat eğer gerçekse, kafadan bacaklıların iletişim yeteneklerine dair birkaç bilgimizi değiştirmemiz gerekecek!

Sarı renkli bir mürekkep balığı. | Bilinmeyen Fotoğrafçı

Kimyasal iletişim
Tıpkı çoğu canlıda olduğu gibi, su altında da çoğu amfibiler, kimi balıklar ve keşiş yengeçleri gibi kimi kabuklular, feromon salgılama davranışı gösterirler. Kabukluların antenlerinde kemoreseptörler bulunur, fakat çoğu zaman kimyasal sinyallerin algılanası mekanoreseptörler tarafından gerçekleştirilir. Feromon kullanan neredeyse her canlıda, feromon alışını kolaylaştıracak “vakum” veya “emme” mekanizmaları da bulunmaktadır. Keşiş yengeçleri, bir su akımı yaratarak antenlerine daha çok kimyasalın değmesini sağlar[9].Balıkların geniz boşluklarındaki silli hücrelerin bir su akımı yaratarak aynı işlevi gördüğü iddia edilir[10].

Bir keşiş yengeci. | Bilinmeyen Fotoğrafçı

Elektriksel iletişim
Elbette, bunun en ünlü örneği elektrikli yılan balığıdır. Fakat bunun yanı sıra; “torpil” ve torpil olmayan denizanası, Portekiz denizanası, elektrikli vatozlar, elektrikli kedi balıkları gibi daha birçok tür, kendi elektriklerini üretir. Elektrik üretmenin yanı sıra, kendi elektromanyetik alanlarını (algılama amaçlı) üreten türler de vardır[11].Bu, bir nevi sonar ile hareket etmeye benzer. Elektriksel iletişimin kullanılışını daha çok avlanmada ve korunmada/kaçmada görmekteyiz. Aşağıda, bir timsahtan elektrik özelliği sayesinde kaçmayı beceren bir elektrik yılan balığını görmekteyiz:

Bir elektrik yılan balığı, bir timsahı şokluyor.

İnsanlar ve Diğer Canlılar Arasındaki İletişim

  İlk olarak Bunny ile tanışın! Kendisi yaklaşık 1 yaşında bir Sheepadoodle cinsi köpek. Sahibi Alexis Devine, Bunny’i o daha bir yavru olduğundan beri ~45 kelimelik bir “ses tahtasını” kullanması için eğitiyor – ve her sene gittikçe daha fazla kelime öğreniyor. Bunny, bir insan yavrusu düzeyinde olmasa da- cümle kurabiliyor ve istediği şeyleri sahibine bu tahtadaki butonlara basarak iletebiliyor. Soru sorabiliyor, ne hissettiğini söyleyebiliyor ve soru cevaplayabiliyor. Bunny’nin en enteresan videolarını aşağıya bırakıyorum:

Bunny, Alexis’e evde bir yabancının olabileceğini söylüyor.
View this post on Instagram

Is this actual puppy kindergarten?

A post shared by I Am Bunny (@what_about_bunny) on

Alexis, Bunny’nin ne oynamak istediğini çözmeye çalışıyor.
Bunny, “Endişelendim” butonuna basıyor ve havlıyor.

  Alexis, köpeğinin bu davranışı hakkında şunları söylüyor: “Bir bilim insanı değilim, fakat Bunny’nin söylediklerini anladığını söyleyebilmek için epey bir veri toplanması gerektiğinin farkındayım. Ben ‘Bunny benimle iletişim kuruyor’ dediğimde de elde edilebilecek verileri hâliyle biraz köreltiyorum.”

  Fakat Bunny, bu tekniği kullanan tek köpek değil. Stella ile tanışın: Kendisi neredeyse 2 yaşında bir Catahoula / Blue Heeler karması. Stella’nın videolarına da buradan ulaşabilirsiniz.


Kaynakça

[1]: Alabama Humanities Foundation. (2013). Introduction to Human Communication (08.08.2020 tarihinde erişilmiştir.)
[2]: Waters, C. M. & Bassler, B. L. (2005), Quorum Sensing: Cell-to-Cell Communication in Bacteria. Annual Review of Cell and Developmental Biology, 21: 319-346.
[3]: Nealson, K. H., Platt, T. & Hastings, J. W. (1970), “Cellular Control of the Synthesis and Activity of the Bacterial Luminescent System”, Journal of Bacteriology, 104(1): 313-322.
[4]: Salmon, M. (1980). Acoustic ‘Calling’ by Fiddler and Ghost Crabs. Papers from the Conference on the Biology and Evolution of Crustacea, 63-76,
[5]: The Wild Dolphin Project. (1985 – Günümüz).  “Yunus İletişimi” başlığı, “Decoding and Deciphering Dolphin Sounds” girdisi. (08.08.2020 tarihinde erişilmiştir.)
[6]: Dudzinski, K., Thomas, J. A. & Gregg, J. (2009), “Communication in Marine Mammals”, Encyclopedia of Marine Mammals, California: Academic Press, 260-269
[7]: Mäthger, L. M., Shashar, N. & Hanlon, R. T. (2009),”Do cephalopods communicate using polarized light reflections from their skin?”,The Journal of Experimental Biology, 212: 2133-2140
[8]: Shashar, N., Rutledge, P. S. & Cronin, T. W. (1996), “Polarization Vision in Cuttlefish – A Concealed Communication Channel?” The Journal of Experimental Biology, 199: 2077-2084.
[9]: Breithaupt, T. & Hardege, J. (2012). Pheromones mediating sex and dominance in aquatic animals. Chemical Ecology in Aquatic Systems, 1(3): 39-56.
[10]: Neuhauss, S. C. F. (2017), “Olfaction: How Fish Catch a Whiff”, Current Biology, 27(2): 166-174.
[11]: Nyqvist, D. ve ark. (2020). Electric and Magnetic Senses in Marine Animals, and Potential Behavioral Effects of Electromagnetic Surveys. Marine Environmental Research, 104888; 155.
[12]: Cunningham, A. B., Lennox, J. E. & Ross, R. J. (2009). “Biofilms: The Hypertextbook”, 1(6): 2-3.
[13]: Amador, H. J. & Clarà, P. C. (2012). Comunicación bacteriana y comunicación humana: ¿qué podemos aprender del “quorumsensing”? Arch Bronconeumol, 48(9): 305-307.
[14]: Fuqua, W. C., Winans, S. C. & Greenberg, E. P. (1994). Quorum Sensing in Bacteria: the LuxR-LuxI Family of Cell Density-Responsive Transcriptional Regulators. Journal of Bacteriology, 176(2): 269-275.
[15]: Gong, J. ve ark. (2014). The accessory gene regulator (agr) controls Staphylococcus aureus virulence in a murine intracranial abscesses model. The Brazilian Journal of Infectious Diseases, 18(5): 501-506.
[16]: Low, K. B. (2009). Genetics, Microbial (general). Encyclopedia of Microbiology: 578-586.
[17]: Low, K. B. (2001). Conjugation. Encyclopedia of Genetics: 449-453.
[18]: Humphries ve ark. (2017). Species-Independent Attraction to Biofilms Through Electrical Signaling. Cell, 168(1-2): 200-209.


Ek Kaynakça

[E1]: NASA Jet Propulsion Laboratory. (-). “Voyager” sayfası, “The Golden Record” başlığı. Son Erişim Tarihi: 02.09.2020.
[E2]: Popkin, G. (2017). Bacteria Use Brainlike Bursts of Electricity to Communicate. Quanta Magazine | Biophysics. Son Erişim Tarihi: 05.09.2020.

1 YORUM