Kokular, insanların bitkilerin yapraklarını ve reçinelerini ateşe atmasıyla hoş kokular yaydığını fark ettikleri zamandan beri kullanılmaktadır. Farklı bitkileri karıştırıp ateşe atarak ”hoş kokuyu” elde etmişlerdir. Latincede “duman içinden”, “duman yoluyla” anlamına gelen ve ilk kullanım şekli tütsü olan per fumum ilk olarak Eski Mısır’da kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra Hindistan, Çin, Eski Roma tarafından geliştirilmiş ve ilerleyen zamanlarda Avrupa’da Fransa ve İtalya’nın parfüm sektöründe dünya piyasasında önemli bir noktaya gelmiştir.[8]

Ortonazal olfaktör sistem. | Kotecha ve ark. (2018)

Koku duyusu beynin birçok noktasında aktivasyona neden olmaktadır. Beyin ile burun arasında, nazal kavite adı verilen burun boşluğunun üst kısımlarında, olfaktör epitel (Türkçe “Olfaktör” / İng. “Olfactory”: Latince “olēre” yani “koklamak” + “facere” yani “gerçekleştirmek”) adı verilen bir tabaka yer alır. Olfaktör epitelin içinde 6 milyona yakın reseptör hücre bulunur ve bu hücreler diğer birçok nörondan farklı olmak üzere sürekli olarak yeniden üretilmektedir. Koku molekülleri olfaktör reseptör hücrelerine bağlandığında bir elektrik sinyali oluşur ve bu sinyal beynin alt ve ön kısmında, nazal kavitenin hemen üstünde yer alan olfaktör bulb (“koku soğanı” veya “olfaktör soğan” da denilen) denilen kısmına gönderilir; iletici hücreler tarafından sinyal, amigdala üzerinden limbik sisteme ulaştırılır. Amigdaladan sonra koku bilgisi çeşitli yollardan geçip son olarak hipotalamusa ve orbitofrontal kortekse gelir. Seubert, Freiherr, Djordjevic ve Lundström, olfaktör korteks ile ilgili olarak beyin görüntüleme çalışmaları yapmışlardır ve ortaya çıkan bulgulara göre kokuların direkt olarak etkilediği temel alanlar amigdala ve korteks olduğu bulunmuştur. Beynimizin duygudurum merkezi amigdalanın kokudan etkilenmesi bu durumun kokuyla duygunun bağlantılı olduğunu göstermektedir. Diğer yandan orbitofrontal korteks ile ilişkisi ise bize bilişsel performansa kokunun etkisinin olduğunu açıklamaktadır.[6]

Kokuları algılamamızın ise 2 farklı teoriye dayandığı düşünülmektedir: Şekil teorisi ve titreşim teorisi. Şekil teorisi, koku moleküllerinin; şekli, büyüklüğü ve konfigürasyonunun önemli olduğunu söylemekte. Bu teori titreşim teorisine göre daha uzun süredir kabul görmektedir. Her koku molekülünün kendine özgü yapısı burundaki koku reseptörlerine tıpkı proteinlerdeki anahtar-kilit ilişkisi gibi bağlanıp tutunur; bu sayede de beynimize sinyal gidiyor ve kokuyu algılamış oluyoruz.
İkinci teori olan titreşim teorisinde ise koku yaymada moleküllerin şeklinin önemli olmadığını, titreşim frekanslarının önemli olduğunu ileri sürülmektedir. Her koku molekülünün farklı bir frekansa sahip olduğu düşünülmektedir fakat bu teori henüz yapılan deneylerle desteklenmiş değildir.[1]

Kokudan biraz bahsettiğimize göre şu iki soruya açıklık getirilmelidir:

KOKULAR İÇGÜDÜSEL DEĞERLER Mİ TAŞIR YOKSA AHLAKİ KABULLENMELER MİDİR?
“Kötü koku” kavramı genel olarak insanlar için ortak bir payda olabilmektedir. Herhangi bir dışkı kokusu genel olarak herkese kötü gelmektedir. Peki hiç düşündünüz mü: Neden dışkı kokusu bu kadar kötü gelirken bir lavanta kokusu bizi ferahlatabiliyor?
Bu durumu algılamak için bir deney yapılmıştır. Deneyde altı adet aynı yaş gruplarından ve herhangi bir hastalığı olmayan öğrenciler seçilmiştir. Genel algı olarak “iyi” (gül , narçiçeği, vanilya, şeftali) ve “kötü” (peynir, domates salçası, sarımsak, soğan) kokular kullanılmıştır. Ve deneklerin gözlerini bağlayıp rastgele kokular seçilerek 1-2 uzaklıktan 8 saniye boyunca kokular koklatılıp test sonuçları kaydedilmiştir. Ve bu süreci aynı koku için 10 kez tekrarlamışlardır. Bu deneyde genel olarak iyi kokular için kokunun beyne salınım gücü artarken kötü kokularda bu durumdaki baskınlık azalmıştır. Ankete göre en iyi kokular vanilya ve gül olurken en kötüler soğan ve sarımsak seçilmiştir. Beynin sol yarım küresinde gül ve vanilya çok güçlü bir salınım gösterirken aynı şekilde beynin sağ yarım küresinde soğan ve sarımsak güçlü bir salınım göstermektedir. Anket sonuçlarına göre kokuların her insanda her zaman aynı etkiyi göstermediği görülmüştür. Buradan çıkartabiliriz ki kokular kişilerce farklı algılanır, yani subjektiflerdir.[2]

Olfaktör epitel. | Britannica Ansiklopedisi.

NORMAL YAŞANTINIZDA BİR KOKU ALGILADIĞINIZDA SİZİ O KOKU ORADAN ALIP GEÇMİŞE GÖTÜRDÜ MÜ HİÇ?
Evcil hayvanınızın kokusu, sevdiğiniz birinin parfüm kokusu, annenizin kokusu kötü bir olaydaki havanın kokusu… Bu kokuları nerede duyarsanız duyun hatırlarsınız değil mi? Bellek durağan bir bilgi deposu değil aksine aktif ve dinamik bir yapıdadır. Hatırlama, istemli ya da istemsiz şekilde geçmişte yaşanmış olayların şimdiki bilincimize gelmesidir. Geçmişte yaşanmış bir zamanın şimdiye sızması ise çağrışımsal bir mekanizma, yineleme hâlidir. Yani herhangi bir olayın, hissin, kokunun, görüntünün ya da sesin bize geçmişte yaşadığımız bir olayı uyandırmasıyla hatırlarız, anımsarız. Bu yaşanılan anımsama Proust Teorisi olarak adlandırılır. Bu onun için çaya batırılmış bir çöreğin, teyzesinin evine dair detaylı bir anıyı canlandırmasıdır. Koku da aynı bu mekanizmayla çalışır. Belli kokular hafızaya atılır ve bize çağrışım yaptırabilir. Yeni doğan bir bebeğin kokusunu hepimiz tahmin edebiliyoruz. Hatta bunu okurken bile bir bebeğin kokusunu anımsamışsınızdır. Bu insanlar için farklılıklar taşıyabilse de genel bir durum olarak herkes için bebek kokusu ortaktır. Ya da ıslak bir köpeğin kokusunu tanıyabiliriz.[8]

Koku denilen duyu farkında olmasak da diğer duyulardan en güçlüsüdür, Patrick Süskind’in Koku kitabında buna değinmektedir: “Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.”[4]

Olfaksiyon yolları. | BeanScience.

Kokuların hafızası olduğunu şuradan anlayabiliriz aslında: Mesela parfüm alacaksınız ve iki ürünü değerlendirmeniz gerekiyor. İki parfümü aynı anda koklarsanız, ikisinin kokuları birbirine karışacağı için bir karar veremezsiniz. Ama ayrı zamanlarda kokladığınız ve karşılaştırdığınız zaman kesin bir biçimde hangisinin daha iyi koktuğuna karar verebilirsiniz (hatta bu işe yarasın diye, genellikle kozmetik dükkanlarında, iki koku arası kahve çekirdeği koklatılmaktadır; fakat bu durumun aksine veri sunan popüler bir çalışma mevcut[9] – çalışmada, olfaktör yorulma üzerine biraz daha araştırma yapılması gerektiği belirtilerek kahve ve limon kokusunun aslında işe yaramadığı belirtilmekte). Aslında bu değerlendirme süreci kokuyu kısa süreli hafızaya attığımızın bir kanıtı niteliğindedir.[5]

Koku ile hatıraların bir bağlantısı olduğu gibi duygudurum ile de bağlantısı vardır. Kokunun belki de en üzerimizde en etkili olduğu alan duygudurumdur. Ehrlichman ve Halpern (1988) bu konu üzerine giderek bir çalışma yapmışlardır. Yaptıkları çalışmada katılımcılara iyi ve kötü kokular koklatmışlardır. İyi kokuları alanlar güzel anıları hatırlarken, kötü kokularda ise olumsuz anıları hatırlamışlardır. Herz, Schankler ve Beland (2004) ise katılımcılara çeşitli kokular sunulmuştur. Daha sonra yap-boz görevi verilmiş ve aynı kokuyu alan katılımcılar problemi çözmek için daha az zaman harcamışlardır. Lehrner ve arkadaşlarının (2005) yaptığı çalışmada portakal ve lavanta kokularının duygudurumunu pozitif hâle çekip, hissedilen kaygıyı azalttığı tespit edilmiştir. Başka çalışmalarda da lavantanın rahatlatıcı etkisi olduğu bulunmuştur. Fakat her insanda her koku aynı duygudurumuna neden olmaz. İstisnalar vardır. Koku ve duygu durum arasındaki bu kadar etkileşim olması kokunun beynin amigdala bölgesini etkilediği aşikar bir gerçektir. Kokuların duygudurumunu pozitif yönde etkilemek için şifa amaçlı aromaterapi yöntemleri kullanılmaktadır.[6]

KOKUNUN EŞ TERCİHİMİZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Terli tişörtleri koklayarak kendiniz için en doğru partneri seçebilir misiniz? Bu konu hakkında İsviçreli Biyolog Claus Wedekind’in yapmış olduğu bir çalışmaya bakalım: Yapılan çalışmada erkekler deodorant, parfüm vb. kokular kullanmadan iki gün boyunca aynı tişörtü giydiler. İki günün sonunda erkeklerden alınan tişört kadınlara koklatıldı. Ve kadınlara hangi kokunun kendilerini daha çok cezbettiği soruldu. Sonuçlar oldukça ilginçti. Kadınlar kendi MHC gen-nükleotid dizilimine en uzak olan erkeklerin kokusunu hoş bulmuştu. Peki bu ne anlama geliyordu?

Bu sorunun cevabını vermeden önce “MHC geni nedir?” bundan bahsedelim. MHC geni kişiye özgü kokuyu belirleyen bir gendir. Bildiğimiz üzere herkesin vücut kokusu kendisine hastır (tıpkı parmak izimiz gibi). MHC genindeki dizilimin değişmesi vücut kokusunun değişmesi anlamına gelmektedir. İşte vücut kokusundaki bu farklılığın oluşmasını sağlayan genin adıdır MHC. Lakin MHC’nin bağışıklık sistemini oldukça etkileyen çok önemli bir görevi daha vardır: Vücudumuza giren yabancı maddelerle (antijen) savaşan antikorların genetik şifresini belirlemek. İlk başta sorduğumuz soruya dönecek olursak, kadınlar kendi MHC gen-nükleotid dizilerine en uzak, benzemeyen erkeği kendilerine eş olarak seçmişlerdir. Peki ama neden? Evrimsel perspektiften olayı ele alalım: Eş seçiminin evrimsel olarak temelinde, sağlıklı çocuklar doğurabilmek ve bu sayede genlerini ileriki nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmak yatar. Bu yüzden dişi, kendisine sağlıklı bir çocuk doğurtabilecek erkeği seçerken -bilinç düzeyinde bu durumun farkında olmasa da- kendi gen dizilimine en uzak erkeği tercih eder (Tam bu noktada akraba evliliklerini hatırlatmakta fayda var. Akraba evliliği yapan bireylerin gen dizilimi birbirlerine benzer olduğu için doğacak çocukta bazı problemler oluşabilmektedir).

“Ama biz eş seçerken karşımızdaki insanın MHC genine bakarak karar vermedik ki?” diyebilirsiniz. Evet, bu doğru. Fakat karşınızdaki kişinin kokusu size bu konu hakkında bazı ipuçları verdi. Yukarıda MHC geninin aynı zamanda vücut kokumuz üzerine olan etkisinden bahsetmiştik. İşte koku tam da burada devreye girmekte. Bizim MHC gen-nükleotid dizilimimize en uzak kişiyi kokusundan tanıyoruz ve o insandan hoşlanıyoruz. Oldukça ilginç öyle değil mi? Bu konu hakkında laboratuvar fareleri üzerinde yapılmış bir deneyde, MHC dizilimleri aynı olan dişi ve erkek fareler aynı ortama bırakıldıklar. Erkek ve dişi farelerin her ikisinin de çiftleşmeye karşı ilgisiz oldukları gözlemlendi. Yavrulayan farelerin de yavrularının sağlıksız olduğu saptandı.[10,12]

Başka bir araştırma, güvenli ve istikrarlı bir ilişkiye sahip kadınlar üzerinde yapıldı. İlk başta kadınlardan, ilişki içerisinde oldukları erkeğe olan güvenlerini 1 ile 7 arasında puanlandırmaları istendi. Daha sonra iki dakika içerisinde kadınlara, aralıklarla beş defa küçük voltajlı elektrik şoku verilerek ciltte fiziksel bir stres tepkisi oluşturuldu. Bu esnada kadınlara partnerlerinin üç gün boyunca giydikleri dört farklı yünlü t-shirt koklatıldı. Partnerlerine güvenen kadınlar elektrik şokundan kaynaklanan tahrişi daha az hissettiklerini söylediler. Nitekim ciltte yapılan ölçümler kadınların bu söylemini doğruladı. Anlaşılan o ki, güvenli bir ilişkideki erkek kokusu, stres altındaki kadınlarda rahatlatıcı bir etki açığa çıkarıyor.[11]

JOY MİLNE, PARKİNSON VE KÖPEKLER
Yukarıdaki üç ismin ortak bir kesişim noktası var: Koku. Az sonra ne demek istediğimi ilerleyen satırlarda daha iyi anlayacaksınız.

Joy Milne eşiyle lisede tanışmıştı. O zamanlar Joy 16, ileride eşi olacak Les Milne ise 17 yaşındaydı. Joy, Les ile bir partide dans ettiğini ve onun kokusundan çok etkilendiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Çok hoş erkek bir ‘misk kokusu’ vardı. Gerçekten de vardı.” Yıllar sonra Joy bir hemşire olarak, eşi Les ise bir doktor olarak üniversiteyi bitirip evlendiler. Bir gün Joy, kocasından daha önce hiç tanıdık olmayan bir kokunun geldiğini fark etti. Üstelik kötü bir koku. Yıllar önce lisedeyken partideki dansta hissettiği kokudan çok ama çok uzak bir koku hem de. Joy’un ifadesiyle “Onun sevimli erkek misk kokusu, aşırı derecede kötü maya kokusuna dönüşmüştü.” İlk başta Joy, eşinden gelen bu kötü kokunun sebebinin eşinin çalıştığı hastane ortamından kaynaklandığını düşünerek kocasına duş almasını söyledi. Fakat Les ne kadar yıkanırsa yıkansın koku bir türlü geçmedi. Üstüne üstlük zaman geçtikçe koku gitgide ağırlaşmaya başladı. İlginç bir şekilde kocasının davranışlarında da bir değişiklik olduğunu hisseden Joy, bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Kişiliğiydi, karakteriydi. Değişmeye başladı. Daha karamsardı. Hoşgörülü değildi.” Bir gece Joy, kocasının kendisine çığlık atarak saldırmasıyla uyandı. Bu saldırıdan sonra Joy, eşinde beyin tümörü olmasından şüphelenerek onu doktora götürdü. Sonuç: 45 yaşındaki kocasına Parkinson teşhisi konulmuştu.

Bunun üzerine psikolojik destek anlamında Les, diğer Parkinson hastalarının da yer aldığı grup terapilerine katılmaya başladı. Onu terapilere götüren Joy, içeride birçok Parkinson hastasının bulunduğu odaya girdiğinde burnuna çok tanıdık bir kokunun geldiğini fark etti. Bu koku son yıllarda kocasından gelen o garip, kötü maya kokusuydu. Odanın tıpkı kocası gibi koktuğunu fark eden Joy, düşünmeye başlamıştı: “Acaba Parkinson hastalığının kendine özgü bir kokusu olabilir miydi?” Eğer bu hastalığın kendine özgü bir kokusu varsa erken teşhis anlamında önemli bir gelişme kat edilebilirdi. Çünkü Joy bu kötü kokuyu, eşine Parkinson tanısı konulmadan çok daha önce (12 yıl önce) fark etmişti. Bir uzmanla görüşmeye karar veren çift, Edinburgh Üniversitesi’nde bir nörobiyolog olan Tilo Kunath ile görüştüler. Fakat Kunath böyle bir şeyin olamayacağını söyleyip onları reddetti. Kunath o zamanlar Parkinson ya da Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların bir kokusu olamayacağını düşünüyordu. Ona göre bu, mümkün değildi — ama sadece o zamanlar. Aylar sonra Kunath, literatürde yayınlanan şöyle bir makale okuyacaktı: Accuracy of Canine Scent Detection of Lung Cancer in Blood Serum”, yani “Köpeklerin Kan Serumundan Akciğer Kanserinin Kokusunu Tespit Etme Tutarlılığı”. Bunun üzerine Kunath, Joy ile tekrardan iletişime geçti ve onu laboratuvarında yapacağı deneysel bir araştırmaya çağırdı.

DENEY
Deney mekanizması oldukça basitti: Kunath, Parkinsonlu hastalara ve sağlıklı bireylere birer tişört verdi ve onlardan gece boyunca üstlerindeki tişört ile uyumalarını ve daha sonrasında giyilen tişörtü geri getirmelerini istedi. Sonra Kunath, bu tişörtleri bir kutuya rastgele koydu ve Joy’dan tişörtleri koklayarak hangi tişörtün Parkinsonlu hastalara ait olduğunu tespit etmesini, ayrıca hasta olduğunu düşündüğü kişinin hastalığının ileri evrede mi yoksa erken evrede mi olduğuna dair yorumda bulunmasını istedi. Sonuçlar gerçekten inanılmazdı. Joy Milne, katılımcılardan biri hariç tüm Parkinsonlu hastaları sadece tişörtlerini koklayarak tespit etmiş, üstelik hastalığın ne derecede olduğunu da başarılı bir şekilde analiz edebilmişti. Sadece tek bir kişinin analizinde hata yapmıştı. Analizinde hata yaptığı insan sağlıklı bir bireydi. Joy Milne bu kişinin tişörtünü kokladığında onun da bir Parkinson hastası olabileceğini düşünmüştü. O zaman için yanılmış gibi görünse de aylar sonra Joy, haklı çıkacaktı. Nitekim bu kişiye 8 ay sonra Parkinson teşhisi konuldu. Yani Joy, teşhis konulmadan aylar öncesinde bile aslında doğru bir tahminde bulunmuştu.

Bunun üzerine çalışmalar bir ileri seviyeye taşındı. Çalışma ekibi Parkinson hastalığındaki bu kötü maya kokusunun ana bileşenini bulmak için birçok Parkinson hastasının derisinin salgıladığı mumsu sıvıdan (sebum) özellikle sırtın üst bölgesinden koku örnekleri aldı. Çünkü Milne, kokunun en yoğun bu bölgeden geldiğini belirtmişti. Yapılan belirli testler sonucunda, binlerce koku molekülünün arasından hastalığın kokusunun oluşmasına sebep olan koku molekülleri ayrıştırıldı ve tespit edildi. Bu dört koku molekülü Parkinsondaki kokuyu açığa çıkarıyordu:

Eikozan, hipürik asit, oktadekanal, perilik aldehit.

İlk 3 koku molekülü Parkinsonlu hastalarda sağlıklı bireylere oranla daha fazla bulunuyordu. Perilik aldehitin konsantrasyonu ise normalde olması gerekenden daha düşüktü. İşte Joy Milne’nin eşinin hastalığından tam 12 sene önce hastalığın habercisi olan kokunun ana bileşenleri bunlardı. Hatta Joy Milne Alzheimer’ın vanilya, kanserin ise toprak kokusuna benzer kokuları olduğunu söylemiştir.[13-14]

Biraz da köpeklerin müthiş koklama yeteneklerinden bahsedelim. 70 kg ağırlığındaki bir insanın koku epitelinin yüzey alanı 10 cm2iken 3 kglık bir kedide bu sayı 20 cm2dir. Köpeklerde ise bu alanın yüzeyi tam 170 cm2 dir! Yani köpekler 170 cm2lik alanı sadece koku duyusunun algılanmasına ayırmışlardır. Bu alanının her santimetre karesindeki reseptör sayısı insandakinin 100 katıdır. Bir insanda ortalama ~12 milyon koku reseptörü varken bu sayı köpeklerde ~1 milyardır.[15,a]

Yapılan bir çalışmada 5 köpeğe akciğer kanseri hastalarının nefesleri koklatıldı. Bu şekilde köpekler, kanserin kokusunu ayırt edecek şekilde eğitildi. Daha sonra eğitimli köpekler kanseri tespit edebilmeleri için farklı bir ortama bırakıldı. Köpeklerin kanseri tespit etmedeki başarıları biyopsi testleriyle aynıydı![16]

Yapılan bir başka çalışmada ise mesane kanserinin tespiti için köpeklere hastaların idrarları koklatılarak eğitilmeleri sağlandı. Kontrol ve deney grubu oluşturuldu. Yani kontrol grubunda sağlıklı insanların idrarları varken deney grubunda mesane kanseri hastaların idrarları vardı. Köpekler yine büyük bir başarıyla mesane kanseri olan hastaları tespit etmişlerdi. Fakat ilginç bir durum vardı. Köpeklerden biri sağlıklı grupta olan bir gönüllünün idrarına, hastaların idrarına vermesi gereken tepkiyi vermişti. Durumdan şüphelenen doktorlar, gönüllüyü muayene ettiklerinde hastanın mesanesinde herhangi bir problem olmadığını fakat böbreklerinde tümör olduğunu fark ettiler.[17]

Köpeklerin bu kadar güçlü bir şekilde koku alabilmelerinin sebeplerini de yukarıda açıklamıştık. O yüzden onların bu başarılı tespitleri pek de tesadüf olmasa gerek. Köpeklerin koku alma gücü adına! Onlara sevgiyle yaklaşın…


KAYNAKÇA

EK KAYNAKÇA:
[a] Karaismailoğlu, S. (11 Ekim 2020). Hastalık Kokuyorsun. [Video: YouTube]. Ortapia. Son Erişim Tarihi: 11.02.2021.

Yazı Sahibi

Merhaba ben Alinda. Hacettepe üniversitesi biyoloji bölümü 1. sınıf öğrencisiyim. Biyoloji küçüklükten beri çok büyük bir tutkumdu diyebilirim. Özelleştirecek olursak oşinografi ve moleküler genetiğe karşı ayrı bir ilgim var. Boş zamanlarımda vurmalı ve telli müzik aletlerini çalmaktan, paten sürmekten zevk alırım.

Herkese selaammm! Ben Ayşe. Hacettepe biyoloji 1.sınıf öğrencisiyim. Hayvanlardan kedinin, renklerden mavinin, müzik türlerinden rock müziğin, fen bilimlerinden biyolojinin hastasıyım. Kısaca hayat felsefem: ''Soru sor peşine düş, soru sor serüvene düş.''